ANASAYFA SİTEDE ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

GALERİ

irangercegi.com

SİTEMİZE ZİYARETLER!

Aktif Ziyaretçi: 0

Toplam Tekil: 250019992
Toplam Çoğul: 386405088

YOLUMUZ DÖRT HAK MEZHEP

Allah Teâlâ ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz o zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz." [1]

Ayet-i kerimede. Allah Teâlâ dininin tebliğini peygamberine verdiği gibi Peygamberimiz de [sallallahu aleyhi vesellem] bu dinin korunmasını kendinden sonra gelen vârislerine bırakmıştır. Onlara Kur'an ve onun beyanı olan sünnete yapışmalarını emretmiş, bu sayede doğru yoldan ayrılmayacaklarını ifade etmiştir. Bu sebeple hem sahabe ve tâbîîn hem de onların yolundan gidenler, Resûlullah Efendimiz'in [sallallahu aleyhi vesellem] yoluna sımsıkı yapışarak Kur'an'ın ve dinin muhafaza edileceği müjdesine nail olmuşlardır.

 

Fakat son iki yüzyıldır, iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte İslâm dünyasında, başka başka emellerle, farklı sesler duyulur olmuştur. Din eksenli bu söylemler genelde mezheplerin inkârı, Kur'an Müslümanlığı, İslâm'ı yeniden keşif, Hanîfilik, öze dönüş, Selefîlik, reform, dinin yeniden inşası, dinde yenilik, gerçek İslâm, Kur'an'daki din gibi gaye ve isimler altında zuhur etmiştir.

 

Din, hiçbir zaman bu kadar dünyevileşmediği, insanların kendisiyle şöhret bulduğu bir malzeme olmadığı, onların re'yiyle ölçülüp tartılmadığı ve kendi zamanlarında, günümüzdeki kadar böyle saplantılar görmedikleri, dolayısıyla halkın zihinleri bu denli idlal edilmediği için eski âlimler mezhebin önemi hakkında çok fazla bir şey söylemeye ihtiyaç hissetmemişlerdir.

 

Hatta bunun sebebi olarak insanlar mezhebi, Resûlullah Efendimiz'in [sallallahu aleyhi vesellem] sünnetleri, sahabelerin ondan öğrendiklerini yaşamaları, yaşatmaları ve kendinden sonraki nesle aktarmaları olarak bildikleri için böyle bir şeye ihtiyaç kalmadığını söyleyebiliriz. Ondan mezhep denildiği zaman İmâm-ı Âzamın kendi çıkardığı bir yol değil, İmâm-ı Âzamın ilim silsilesiyle Abdullah b. Mesud’dan ve onunda Resûl-i Ekrem'den [sallallahu aleyhi vesellem] öğrendikleri yol olduğunu biliyorlardı.

 

Fakat ne yazık ki günümüzde mezhepler dinden farklı bir oluşum gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu gayretin neticeleri bu kadarla da kalmayıp teşrî makamında olan, arzusuna göre konuşmaya, bildirdikleri vahiyden başka bir şey olmayan Peygamber Efendimiz'in sünnetlerinin inkârına, dinin sadece Kur'an'la anlaşılması gerektiğine ve bunlara bağlı olarak İslâm'ın ve imanın şartı olan pek çok hususun inkârına sebep olmuş ve olmaya da devam etmektedir.

 

Biz bu konuda mezhebin ne olduğu, neden gerekli olduğu, mezhepsizliğin neden dinsizliğe açılan bir köprü olacağını, mezhebin temellerini, sünnete bağlılığın önemini anlatmaya çalışacağız.

 

Mezhep Ne Demektir?

 

Lugatta “yürüyüp gitmek” manasındaki “zhb” kökünden türetilen mezhep kelimesi, “gidilen yol, tutulan yol” anlamlarına gelir.

 

Istılahta ise “bir müctehidin, ichtihad ve anlayışlarından meydana gelen itikadî ve fıkhî yol” diye tarif edilir. Başka bir ifadeyle bir müctehidin, İslâm’ın itikadî, amelî-fer-î konularını, nasların ışığı altında muayyen ve hususi bir şekilde anlaması neticesinde ortaya koyduğu görüş, fikir ve ictihadlarının oluşturduğu metodolojiye mezhep denir.

 

Bu böyle olmakla birlikte ictihad sanıldığı kadar kolay bir mesele değildir. Daha önce zikrettiğimiz üzere, selef âlimleri ve mezhep imamları, naslardan hüküm istinbat edebilmek için hayatlarını bu ilme adamışlar, çok çeşitli ve çetrefilli merhalelerden geçmişlerdir.

 

Usul eserinde iki tür ictihaddan söz edilir:

 

1. Mutlak ictihad: Bu, her olay için hüküm istinbat edebilme ve bütün meselelerde fetva verebilme kudretidir. Bu güce sahip olan kişiye “mutlak müctehid” denir.

 

2. Mukayyet ictihad: Bütün meselelerde olmayıp bir kısım meselelerde hüküm istinbat edebilme kudretidir.

 

Mezhep imamları mutlak müctehiddir. Usul kitapları mutlak müctehid olabilmenin bazı şartlarını şöyle sayarlar:

 

Birinci şart: Teşrîde temel ve birinci kaynak olması açısından Kur’ân-ı Kerîm’i bilmek. Kur’an’ı bilmekten maksat da onun anlamlarını hem dil açısından hem teşrîî açıdan kuşatmaktır. Dil açısından kuşatma, onun müfredatını-mürekkebâtını (basit ve birleşik yapılarını) ve ifade hususiyetlerini bilmekle olur. Bu da Arap dilinin inceliklerini kavramak suretiyle, yani tabii yolla ya da büyük bir emek sarfedip sarf, nahiv, edebiyat ve belâgat gibi Arap diliyle ilgili bilgileri nazarî ve tatbikî olarak öğrenmek suretiyle gerçekleşir. Teşrîî açıdan kuşatma ise ibare, işaret, iktizâ, mantûk, mefhûm gibi lafızların manalara ve hükümlere delalet şekilleriyle lafzın, âm, hâs, müşterek, mücmel, müfesser, müşkil, muhkem, hafî, zâhir gibi kısımlarını istinbat işleminde bunları kullanabilecek ölçüde her birinin hükmünü bilmekle olur.

 

İkinci şart: Hz. Peygamber’in sünnetini bilmek. Burada da maksat, onun anlamlarını hem dil açısından hem teşfrîî açıdan kuşatmaktır. Bunun yanı sıra, mutlak müctehidin, sünnetin bize hangi yoldan ulaştığını, mütevâtir mi, meşhur mu yoksa âhad rivayetle mi geldiğini, bunların her birinin hükmünü, sahih hadisleri sahih olmayandan, makbul olanlarını merdud olanlarından ayırt edebilmek üzere râvilerin cerh ve tadil durumlarını da bilmesi gerekir.

 

Üçüncü şart: Kitap ve Sünnet’in nâsih ve mensuhunu bilmek. Aksi takdirde nâsih bir nas bulunduğu halde onun neshettiği mensuh nas ile amel etmiş olur.

 

Dördüncü şart: Arap diline tam bir şekilde vâkıf olmak. Bu da sarf, nahiv, belâgat, meânî, beyân ve edebiyat gibi Arap diline taalluk eden ilimleri, dilin inceliklerini, kaidelerini bilmekle mümkün olur. Zira İslâm’ın en önemli iki kaynağı olan Kur’an ve Sünnet Arapça’dır.

 

Beşinci şart: Fıkıh usulünü bilmek. Çünkü fıkıh usulü, ictihadın temelidir. O olmadan, müctehidin esas gayesi olan tafsîlî delillerden şer’î hükümleri çıkarma işini başarması imkânsızdır. Zira tafsîlî deliller bu hükümlere delâlet ederken, emir, nehiy, âm, hâs gibi değişik şekiller içinde bulunur. Hüküm istinbatında bu şekillerin ve her birinin hükmünün bilinmesi zaruridir. Bu şekilleri ve hükümlerini açıklamayı üstlenen ilim ise fıkıh usulüdür. İctihad edecek kişinin, diğer müctehidlerce konmuş ve usul kitaplarında tedvin edilmiş kuralları bilmesi yeterli değildir. Usul ilmi tedvin edilmeden önceki müctehid imamların kavradıkları şekilde, bu kuralları bizzat kavramış olmalıdır. Bu noktaya ulaşabilmek için ise şer’î kaynaklara çok iyi nüfuz etmesi, Arap diline tam bir vukuf kesbetmesi, Arapça’da lafızların ve manaların kullanılış şekillerini kendisini dil bilginleri arasında da üstün bir mevkiye çıkaracak ölçüde bilmesi gerekir.

 

Altıncı şart: İslâm hukukunun ana gayelerini bilmek, hikmet ve hedeflerini kavramış olmak. Bu, şer’î hükümlerin hangi olaylar hakkında geldiğini, bunların birçoğunda şâri’in işaret ettiği illet ve hikmetleri inceleyip, tümevarım metodu ile sonuçlar çıkarmak suretiyle olur.

 

Bunun yanında müctehidin, adaletli ve inancının sağlam olması, anlayış ve takdir gücüne sahip bulunması, icmâ ve ihtilaf konusu olan hususlar, kıyas ve çeşitlerini bilmesi, şer’î hükümlerin amaçlarını ve gözetmiş olduğu maslahatları bilmesi, İslâm milletlerinin ört ve âdetlerine vâkıf olması, ictihada fıtraten kabiliyetli olması gerekir. Müctehidin isabetli karar verebilmesi için, bir idrake, fıtrî bir kabiliyete ve zihnî berraklığa sahip olması lazımdır. Bu kabiliyete sahip olmayan diğer şartları taşısa da müctehid sayılmaz. Hatta İmam Gazâlî (r.ah) müctehidin fetvasının kabul edilebilmesi için, önce günahlardan kaçınan, iyi ahlâk sahibi âdil bir kimse olması gerektiğini söyler ve böyle olmayan kimsenin vereceği fetvanın da kabul edilmeyeceğini belirtir.

 

Bizim burada ictihad ehliyeti için daha doğrusu müctehid imamların sahip olduğu vasıflar hakkında zikrettiğimiz hususlar icmâlîdir. Bunları söylememizdeki ana gaye hem ictihad işinin zorluğu hem de mezhep imamlarının çok uzun yıllar elde ettikleri bilginin derinliği ve onları çizmiş oldukları metodun (mezhebin) sağlamlığıdır.

 

Dolayısıyla ictihad, her insanın güç yetirebileceği bir iş değildir. Zira bu iş, sahibine şer’î delilleri anlayabilme ve onlardan hüküm çıkarabilme imkânı veren özel bir muhakeme gücü gerektirir. Bu melekeyi ise Allah bütün kullarına vermemiş, sadece bazı kullarına nasip etmiştir.

 

Şunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamak lazımdır. Mezhepler birden bire kurulmuş müesseseler değildir. Mezhepler, imamlarının kendilerinden önceki üstatlarından devraldıkları usul yolunu devam ettiren kimselere nisbet edilen isimlerden başkası değildir. Dolayısıyla Hanefî mezhebi dendiği zaman İmâm-ı Âzam’ın mezhebini anlamaktan ziyade İmâm-ı Âzam ve onun yolunu takip ettiği tâbiîn ve sahabenin mezhebini anlamak gerekir. Çünkü hiçbir müctehid, tâbiîn ve sahabe yolunu asla terk etmemiş, aksine istikametini ve mezhebinin usullerini, izinden gittiği sahâbe-i kirâmın usullerine dayandırmıştır. Zira onlar, hakkında Kur’an ve Sünnette nas olan meselelerde naslardan asla ayrılmamışlar, hakkında nass bulunmayan meselelerde de sahabe ve tâbiîn ictihad usullerine dayanarak, kendilerinden ilim aldıkları hocalarının usûl-i fıkıh metodundan ilerleyerek amel etmişler, ictihadda bulunmuşlardır.

 

Hatta bu noktada İbn Vehb İmam Mâlik’in (r.ah) şöyle dediğini nakleder:

 

“Eskiden bir kimse fetva verdiğinde, ona niçin öyle fetva verdiği sorulmazdı. Çünkü onlar fetva vermek için kendilerine geleni nakletmekle yetinirler, soranlar da bunu kabul ederlerdi.” [2]

 

Hz Enes’in (r.a) rivayet ettiğine göre Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuştur:

 

“Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların da biri dışında hepsi cehenneme girecektir.” Sahâbe-i kirâm, “Yâ Resûlallah! Kurtuluşa eren bu fırka kimlerdir?” diye sordular. Buyurdular ki: “Onlar, benim ve ashabımın yolu üzere olanlardır.” [3]

 

Müctehid imamlar Kur’ân-ı Kerîm’in hükümlerine, Resûlullah’ın [sallallahu aleyhi vesellem] sünnetine ve onun yolundan giden sahâbe-i kirâmın yoluna sımsıkı bağlıydılar. Onlar ilmî hayatları boyunca bu usulden asla taviz vermediler. Bu sebeple Allah Teâlâ onları ve takip ettikleri selef-i sâlihînin yolunu kıyamete kadar devam ettirecektir.

 

Fudayl bin Iyâd (r.ah) hazretleri şöyle buyurmuştur:

 

"Ehl-i sünnet bir kimseyi görünce, sanki Eshâb-ı kiramdan birini görmüş gibi olurum. Bid'at ehli birini gördüğüm zaman da, münafıklardan birini görmüş gibi olurum."

 

Hasan bin Ali Berbehârî hazretleri ise bid’atların nasıl yayıldığına şöyle dikkat çekmiştir:

 

"Ortaya çıkarılan her bid'at, önce az bir şeyle başlatılır. Sanki hakka, doğruya benzer, buna dalan aldanır. Artık ondan kurtulamaz, iş büyür. Böylece bozuk bir yola girmiş olur. Bu iş dinden çıkmasına kadar uzanabilir. Zamanın insanlarının söylediklerine iyi bak. Acele etme. Âlimlerden işitmediğin ve onların nakletmediği bir işe dalma."

 

El-İrbad b. Sâriye’den şöyle dediği sabit olmuştur: Rasûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) bize son derece etkili bir öğüt verdi. Bundan dolayı gözler yaşardı, kalpler ondan ötürü titredi.

 

Birisi: ‘’Ey Allah’ın Rasûlü! Bu öğüt sanki veda eden birisinin öğüdüne benziyor. Sen bize neyi emredersin?’’ dedi.

 

Şöyle buyurdu: "Ben size dinleyip, itaat etmeyi emrediyorum. Gerçek şu ki aranızda benden sonra yaşayacak olanlar çok ihtilaflar göreceklerdir. Sizler benim sünnetimden ve benden sonra gelecek olan hidayete iletilmiş, raşid halifelerin sünnetinden ayrılmayın. Ona sımsıkı yapışın, onu azı dişlerinizle kavrayın. Sonradan çıkan uydurma işlerden sakının; çünkü her bir bid’at dalâlettir." [4]

 

Günümüzde modern isimler altında insanlara mutluluk vadeden birçok bozuk fikir, felsefe, akım ve gruplar vardır. Bunlar, şeytanın güzel gösterdiği, nefsin hoş bulduğu yanlış yollardır. Başında Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) bulunmadığı hiçbir yol, Yüce Allah’a gitmez, cennete götürmez, ebedi mutluluk vermez.

 

Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s) hazretleri Ehl-i sünnet îtikâdı üzere bulunmayı medhederek şöyle buyurmuştur:

 

"Bütün halleri ve buluşları bize verseler, fakat Ehl-i sünnet ve'l cemâat îtikâdını kalbimize yerleştirmeseler, hâlimi harâb, istikbâlimi karanlık bilirim. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi Ehl-i sünnet îtikâdı ile süsleseler, hiç üzülmem."

 

S. Abdulhakim Hüseynî (k.s) hazretleri ise şöyle buyurmuştur: 

 

“İşin esası, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadını öğrenip, ona göre imanı düzeltmek ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdikleriyle amel etmektir. İmanı Ehl-i Sünnet itikadına göre düzeltmeden tasavvuf yolunda ilerlemek mümkün değildir.‘’

 

Menkıbe

 

Mevlânâ (k.s) hazretleri her halleriyle insanları doğru yola teşvik eder, vaaz ve nasihatleriyle hasta kalplere şifa olan sözler söylerdi.

             

Bir gün talebelerine; "Ey bizi sevenler! Sevgili Peygamberimizin gittiği Ehl-i sünnet yolundan yürüyüp, bu yolu ihya etmelidir. Allah Teâlâ’nın sevdiği ameller, ibadetler ile helâl yollardan çoluk-çocuğunun ihtiyaçlarını kazanarak, razı olunan kullar zümresine dâhil olmalıdır. Hep helâli istemeli, helâlinden yiyip, helâlinden içmeli ve helâlinden giymelidir. Söylediklerimiz, dinlediklerimiz, düşündüklerimiz hep helâl olmalı. Her hareketimizi Peygamber s.a.v. Efendimizin hâl ve hareketlerine uydurmalıyız. Herkes, bir sanata sahip olmalı ve din ilimlerini iyi öğrenmelidir. Talebelerimden bunu husûsen istiyorum.

 

Bizim yolumuzda olanlara, kıyamet günü yardımcı olur, yüzlerinin ak olmasına çalışırız. Ancak, edebe riayet etmeyenler ve Ehl-i sünnet yoluna muhalefet edenler, kıyamet günü bizi göremeyeceklerdir" buyurdu. [5]

 

Bir Mezhebe Bağlanmanın Gerekliliği

 

Günümüzde en çok tartışılan dinî meselelerin başında, bir mezhebe bağlı olmak konusu geliyor. Özellikle oryantalistlerden etkilenen bazı zümreler mezhep kelimesini duyduklarında, “Bir mezhebe uymaya ne gerek var? Hz. Peygamber zamanında mezhep mi vardı? Elimizde hadis var, Kur’an var, biz anladığımız gibi hüküm verir, ona göre amel ederiz.” gibi söylemlerde bulunarak özellikle genç dimağlarda menfi etkilere sebep oluyorlar.

 

Mezhepsizliğe rağbet ettiren ve mezhepleri inkâr eden kişilere göre, bir mezhebe bağlanmak gereksiz olup herkes kendi görüşünü Kur’an ve Sünnet’ten çıkartmalıdır. Onlar, Kur’an’ın dinin tek kaynağı olduğunu, hadislerin hiçbir şekilde dinin kaynağı kabul edilmemesi gerektiğini söylerler. Hatta mezheplerin ortaya çıkmasını, hadislerle amel edilmesinin bir neticesi olarak görürler. Bu gibi kimseler mezhebin gereksizliğinin propagandasını yapmaktalar. Ayrıca İslâm tarihinde ve hassaten Osmanlı’da mezheplerin bütünleştirici yönüne perde çekerek mezheplerin ayrıştırıcı olduğunu iddia ederler.

 

Müslümanların büyük çoğunluğu, dinin aslî kaynaklarından hüküm çıkarmaya güç yetiremediği için, “bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz” mealindeki ayet-i kerimenin emrine uyarak dinlerini bu kâmil âlimlerden öğrenmişlerdir. Ayrıca, “Âlimlere tabi olun. Onlar dünya hayatının da ahiret hayatının da kandilleridir.” mealindeki hadis-i şerife uyarak âlimlere tabi olmuşlardır. Böylece bir âlimin içtihatlarına tabi olanlar, bir mezhebin bağlıları olarak zuhur etmiştir. Demek ki, bir mezhebe tabi olmak, tabiî ve sahih bir durum.

 

Hal böyleyken, müminlerin hak mezheplere olan itimatlarının sarsılmaya çalışılması doğru olabilir mi? Ayrıca, mezheplerin ortadan kaldırılmasını, her müslümanın doğrudan Kur’an’a başvurmalarını tavsiye edenler, aslında yeni bir ‘mezhep’ önermiş olmuyorlar mı? Bu görüşü ortaya atanları benimseyip taklit eden topluluk da bu mezhebin bağlıları olarak düşünülemez mi?

 

Oysa kendisi müctehid olmayan bir müminin dinini İmam-ı Azam’dan v.b diğer müçtehidlerden öğrenmesinde ne sakınca var? Onun içtihatlarına tabi olarak dinini yaşamasının kime zararı dokunur?

 

Diyebiliriz ki, dinîyle ilgili tatminkâr ilme sahip olmayan bir topluluğa mezhepsizliği tavsiye etmek, yol göstericisiz ve öğretmensiz bir nesil yetiştirmeye yönelik bir gayret olmalıdır. Eğer böyle bir tavsiye kabul görürse, ancak ‘ben kendime yeterim’ diyen başıboş fertlerin ortaya çıkması kaçınılmaz olacak. Mezhepler esas olan din kimliğinin yerini alıyor paranoyası da anlamsız ve yersizdir. Çünkü ne İslâm buna müsait, ne de ortada böyle bir tablo var.

 

Çünkü mezhepler koca bir tarih boyunca âlimlerce tetkik edilmiş, doğru yoldan saptıran en küçük bir görüş bulunamamış. Koca bir tarihin tasdik mührünü taşıyan bu hak mezheplerin zararı bugün mü ortaya çıkmış bulunuyor? Ve binlerce âlimin göremediği zararları gün yüzüne çıkarmak, acaba bugünkü cahillere mi kısmet olmuş?

 

Bazı din âlimi görünümlü kimseler, İslâm ilim hazinesini bizlere kadar ulaştırmak için hayatlarını ilme adayan, hadis, fıkıh, tefsir, dil gibi ilimleri tahsil edebilmek ve bunları kendilerinden sonraki nesle aktarabilmek için kılı kırk yararak gecesini gündüzüne katan, hayatlarından geçen, ömürlerini bu yolda tüketen Ehl-i sünnet ulemamızı, “klasik İslâm âlimi” şeklinde niteleyerek, çalışmalarının günümüz için bir fayda sağlamayacağını, görüşlerinin çağdaşlıkla bağdaşmadığını söylerler.

 

Bakınız, asırlar boyu bu ümmet, dört mezhepten birine tâbi olagelmiştir. Bu konuda muteber hiç kimsenin bir itirazı olmamıştır. Bu hususta müfessirler, muhaddisler, usulcüler hatta fıkıhçılar bile mutlaka bir mezhebe tâbi olmuşlar, ayrılık göstermemişlerdir. Buna örnek olarak birçok ismi zikredebiliriz: Serahsî, Pezdevî, İbnü’l-Hâcib, Zeylaî, Kadı İyâz, Beyhakî, Hatîb el-Bağdâdî, Nevevî, İbn Hacer, Süyûtî, Cessâs, Begavî, Zerkeşî, İbnü’l-Hümâm, İmâmü’l-Harameyn, Gazâli, Sübkî, İbn Kudâme ve diğer pek çok imam; İslâm âlimi [rahmetullahi aleykim] … Acaba bu büyük âlimler hem itikatta hem de amelde neden o büyük zatları takip etmişlerdir?

 

Mezhepleri inkâr edenlerin bir kısmı sadece Kur’an’ın yeterli olacağını ve hadis-i şeriflerin devre dışı bırakılmasını söylerlerken bazı bir kısmı da muhtelif hadis kitaplarını toplayarak, “Ben çok hadis okurum. Ciltler dolusu hadis kitaplarım var. Peygamberimiz ne dediyse öyle amel ederim.” Diyerek mezheplerin gereksiz olduğunu iddia ederler. Peki, çok hadis bilmek veya elimizin altında ciltler dolusu hadis kitabı bulundurmak ictihad etmeye yeterli midir?

 

Şöyle düşünmek lazım:

 

Hadisleri bize en çok rivayet eden sahabi kimdir? Ebû Hureyre (r.a). Ondan bize gelen hadis sayısı 5300’den fazladır. İslâm hukuk tarihine baktığımızda Ebû Hureyre (r.a), bu kadar hadisi ezbere bilmesine rağmen fakih sahabiler arasında olmadığını, aksine karşılaştığı meseleler hakkında bildiği hadislerdeki muradın ve uygulamanın nasıl olacağını Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sâbit ve annelerimizden Hz. Âişe’ye (r.anha) sorduğunu görürüz. İşte sahabenin büyüklerinden Ebû Hüreyre (r.a) bile, “Çok hadis biliyorum, öyleyse çok ictihad ederim” dememiştir. Dolayısıyla biri, “Ben çok hadis okuyorum, öyle ise hiçbir fıkıhçıya ihtiyaç duymadan ictihad edip amel edebilirim.” diyemez; demesi yanlıştır. Bu yanlış iddianın sahabe hayatında yerinin olmadığını görebiliriz.

 

Menkıbe

 

Bilmek ve anlamak ayrı şeylerdir.

 

İmam-ı Azam'a A'meş (Süleyman b. Mihran) bir mesele sorar. İmam-ı Azam (r.ah) cevap verir.

 

A'meş, bu hükmü nereden çıkarıyorsun, deyince de ona bir hadis okur.

 

Gariptir ki o hadisin senedinde A'meş de vardır. Bunun üzerine A'meş,

 

"Doğru, ben bu hadisi rivayet ettim ama bundan, böyle bir mâ­nâ çıkacağını bilmiyordum. Doğrusu biz eczacıyız, ilacı veririz ama siz hekimsiniz. Hangi hastalığa, hangi ilacın iyi geleceğini daha iyi bilirsi­niz." der.

 

İslâm tarihini incelediğimizde, müctehid imamlar döneminden sonra, her ne kadar ictihad derecesine ulaşmış imamlar gelse de onların dahi dört mezhep imamından birine tâbi olduklarını görebiliriz. Elbette bu, onların ictihada elverişli olmayışları anlamına gelmez. Aksine ehliyete haiz olmalarına rağmen gerek sahabenin, gerek tâbiînin ve gerekse müctehid imamların, naslardan hüküm istinbat etme noktasında bütün kuralları tedvin etmiş olmaları ve sonraki nesiller için bir şey bırakmamış olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu durum aynen matematik, geometri, fizik, kimya ve buna benzer ilimlerin temel kurallarının yüzyıllar öncesinden belirlenmiş olmasına benzer.

 

Nasıl ki günümüzde deney ve gözleme tâbi olmasına rağmen fizik, kimya ve matematiğin temel kuralları tamamlanmışsa müctehid imamlar döneminde de şer’î naslardan hüküm çıkarmanın kuralları tamamlanmıştır. Onların eserlerini inceleyen bir mütehassıs fıkıhçı, şer’î hükümleri elde etmede bunlardan başka usul yolunun kalmadığını müşahede edebilecektir. Bu aynen bir matematik problemini çözmenin üç veya dört yönteminin olmasına benzer. Mezhep imamları da doğru sonuca ulaşmak için farklı metotları kullanmışlar, ancak bunu yine sağlam bir zeminde gerçekleştirmişlerdir. Sağlam zeminden kastımız, usul ilminin dayandığı şer’î bir metodolojidir. Güvenilirliğini, dayanağını, usûl-i hadis, usûl-i tefsir, kelâm, Arapça (bedî’, beyân, meânî) gibi ilimlerden almayan sırf aklî çıkarımlarla elde edilen sonucu, fıkıh usul metotlarından biri saymak mümkün değildir.

 

Bu sebeple müctehid imamlardan sonra gelen âlimler, fakihler, seleflerinin çabalarının üzerine daima ilavelerde bulunmuşlar, onların temelleri üzerine bina inşa etmişlerdir. Bu sebeple İbn Nüceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâir adlı eserinde şöyle demektedir:

 

“İbnü’l-Hümâm’ın, et-Tahrîr’de açıkça ifade ettiğine göre, dört mezhebe muhalif bir mezheple amel edilemeyeceğine icmâ akdedilmiştir. Çünkü bu mezhepler, sağlam bir şekilde muhafaza altına alınmış, şöhret bulmuş ve bunların etbaı çoğalmıştır.”

 

İmam Nablusî Hulâsatü’t-Tahkîk adlı risalesinde dört mezheple ilgili şunları kaydetmektedir: “Zamanımızda dört mezhepten başka bir mezhebi taklit etmek câiz değildir. Câiz olmaması diğer mezheplerdeki noksanlıktan ve dört mezhebin onlardan üstün olmasından kaynaklanmıyor. Çünkü onların arasında bütün ümmetin en üstünleri olan ilk halifeler vardı. Ancak onların mezheplerinin tedvin edilmemesi, şu anda o mezheplerin şartlarını, kayıtlarını bilemeyişimiz ve bize tevâtür yoluyla ulaşamamaları sebebiyle taklit etmemiz câiz değildir. Eğer bu şartları taşıyan herhangi bir şey bize ulaşsaydı, tıpkı ötekiler gibi bunu da taklit etmemiz câiz olurdu. Fakat bu şekilde bize ulaşmadı.’’ [6]

 

Müctehid imamlar dönemi de elbette bu dört mezhepten daha fazla hak mezhep bulunmaktaydı. Ancak bu dört mezhep dışındakilerin ictihad ve fetvalarının tasnif ve tedvin edilmemesi sebebiyle sonraki nesiller tarafından tatbik sahasına geçirilememiş ve buna binaen de hicri beşinci asrın başlarına doğru tamamen unutulmaya yüz tutmuştur. Bu müctehidlere ait görüşler, yer yer dört mezhebin fıkıh kitapları içinde zikredilse de tamamıyla bir mezhebin görüşlerini ihtiva edecek yeküne ulaşmadığından amel edilememiştir. Bunun haricinde dört mezhep fıkhının ictihadlarında ortaya çıkan neticeler, delillerindeki kuvvet, tatbik sahasının imkânı ile ihtiyat ve takvaya daha yakın olması sebebiyle diğerlerinin arasında temayüz etmesine sebep olmuştur.

 

Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli adlı eserinde mezheplerin gerekliliği hususunda şu notları kaydeder: Adlarını yazdığımız dört büyük imam, Müslümanlar için Allah’ın bir rahmetidir. Bunlar dört delilden dinî hükümleri çıkarmışlar ve Müslümanlara izleyecekleri yolu göstermişlerdir. Artık bunlardan herhangi birinin mezhebine uyan kimse, hak bir mezhebe bağlanmış, Peygamberimiz’in yolunda bulunmuş demektir.

 

Bu saygıdeğer büyük müctehidlerin hepsi de dinî meselelerin esasında birleşmişlerdir. Bu bakımdan aralarında ayrılık yoktur. Ancak ikinci derecede bulunan bir kısım meseleler üzerinde ayrılık göstermişlerdir. Fakat güzelce incelenirse görülür ki bunların çoğu görünüşte olan bir ayrılıktan başka bir şey değildir. Çünkü bu meselelerin birçoğunda bu büyük zatlardan biri “azimet-takva” yolunu, diğeri de bir “ruhsat-müsaade” yolunu seçmiştir. Böylece müminlerin önüne geniş bir rahmet sahası açılmıştır. İşte, “Ümmetimin arasında bulunan görüş ayrılıkları bir rahmettir.”  [7] hadis-i şerifi ile buna işaret buyrulmuştur.

 

Hak mezheplerin ictihadları arzî değil, semavîdir; şahsî/kişisel görüş değil, Kur’an ve Sünnet’e dayanır, onlara uygundur. Öyleyse bu hak mezhepler İslâm dininin büyük, rahmet eseri ve cihanşümul bir din olduğunun tecellisi hükmündedir. Mezheplerin hiçbirini uygulamayan insan, ibadetlerini kemaliyle yapmaya muktedir olamaz. Çünkü Peygamber Efendimiz’den [sallallahu aleyhi vesellem]  ibadet hususunda alınabilecek ne varsa mezhepler asıl kanallardan, sahih olarak almışlar, zapt etmişler, kaydetmişlerdir. Doğru olarak yorumlamışlardır.

 

Öyleyse dört mezhepten birinin görüşlerine uygun amel eden, amelinde makbul derecede sıhhat ve istikameti yakalamış demektir. Aksi takdirde amelini mezheplerden birine dayandırmayan, amelinde bid’at ve dalâlet içindedir. Hâsılı, aradan bunca asırlar geçtikten sonra bugün, mezhepleri inkâr edip yeniden İslâmiyet’i keşfetmeye, yeniden ibadet şartlarını araştırmaya kalkmak, yeni bir delâlet ve bid’at mezhebi ortaya koymak demektir. Yani dört mezhepten biriyle amel etmeyen, dini eksik ve yetersiz olarak yaşamaya mahkûmdur.

 

Düşünelim: Müslümanlıkta ibadetlere, muamelelere ve diğer konulara ait ne kadar çok mesele vardır. Bunların hükümlerini Kur’an’dan, Sünnet’ten ve ümmetin icmâından bulup meydana çıkarmak, öyle her Müslüman için kolay bir şey değildir. Bu çok büyük bir ilim ve dirayet işidir. İşte bu büyük müctehidler, yalnız Allah rızası için, müslümanlara gerekli olan bütün meseleleri açıkça bildirmişlerdir. Her asırda milyonlarca müslümana ışık tutmuşlardır. Artık bu büyük zatların Müslümanlık âlemine ne büyük hizmetlerde bulunduklarından, ne kadar teşekküre hak kazandıklarından kim şüphe edebilir?

 

Bu kıymetli âlimler, büyük bir ihlâs ve ciddiyetle ve çok güzel bir niyetle ictihad alanında çalıştıkları içindir ki doğruyu buldukları meselelerden dolayı ikişer kat, hatta ettikleri meselelerden dolayı da birer kat sevap kazanmışlardır.

 

Seyyid Muhammed Raşid (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:

 

‘’Müctehid hata da yapar isabet de edebilir. Hatasında bir sevap, isabetinde iki sevap alır. Bir müctehidin başka bir müctehidi taklidi caiz degildir. Bir meselede Sahabenin ittifak veya ihtilaf ettiği biliniyorsa bu durumda sahabeyi taklid etmek caizdir. Müctehidin en efdali İmam-ı Azam Ebu Hanifedir. Sonra İmam-ı Malik sonra İMam-ı Safi ve sonra da İmam-ı Ahmed bin Hanbel'dir. Nasslar kesinlikle zahiri manalarına alınırlar. Nassları reddetmek caiz değildir. Kişinin kendi mezhebine uyması vaciptir. Zaruret ve ihtiyaçtan dolayı ruhsatı kastederek bir kişinin mezhep değiştirmesi mümkündür, caizdir. Kıble ehlinin bozuk inançlarından ve bunlardan dolayı meydana gelen bozuk mezheperden uzak durmak gerekir. Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbelî olmak üzere bu dört mezhep hak üzeredirler. Bunun dışında kalan diğer mezhepler bozuk bir haldedir.

Sofi Hz. Peygamberin emirlerine ve sünneti seniyyesine uyandır. Sofilerin çoğunluğu Ehlisünnet Ve'l cemaat itikadındadır. Ehl-i sünnet vel cemaatın dışında diğer bozuk fırkalar olduğu gibi sapık sofi mezhepleri de vardır. Ehl-i sünnet Vel cemaat, fırkayı Naciyedir. En efdal ve hak olan görüş ehlisünnet ve'l cemaattır. İmam-ı Azam, İmam-ı Maturidi, İmam Malik, İmam-ı Eşari İmam-ı Safi, İmam-ı Ahmet bin Hanbel Ehli Sünnet Vel Cemaatın imamlarıdır. Ehli Sünnet Ve'l Cemaat Ku-ran'ın yolu peygamberimizin sünneti, Sahabenin, Tabiinin, Evliyaların ve fakihlerin mezhebidir. ‘’ [8]

 

Dört büyük imamdan ve muhterem müctehidden her birine uyan zatlar arasında öyle derin ve geniş, muhtelif ilimlere sahip kudretli âlimler vardır ki her biri üstün ilim ve irfana sahip iken, ictihad yapaya cesaret göstermemiş, bu imamdan birine uymayı şeref kabul etmiştir.

 

Artık dar bilgili kimselerin, kendilerinde böyle bir yetki görmeye nasıl hakları olabilir. Kabul etmeliyiz ki dinî meselelerle ilgili olayların hükümleri öteden beri herkes tarafından kabul edilen bu büyük müctehidlerden öğrenmek zorundayız. İctihad gücünde olmayan kimselerin dinî konular üzerinde, müctehidlerin mezhebine aykırı olarak, kendi anlayışlarına göre hüküm vermeleri, kendi düşüncelerine göre cevap vermeleri, Allah katında çok büyük bir sorumluluğa sebep olur. Bu şekilde bir kimse vereceği cevap doğru olsa bile, bilmeksizin cevap vermiş olacağından yine sorumluluktan kurtulamaz. Bu konuda bir hadis-i şerifin meali şöyledir: “Sizin ateşe atılmaya en cesaretliniz, fetvaya (dini meselelere) cevap vermeye en çok cesaret göstereninizdir.”  [9]

 

Bir düşünelim: Bir kimse tababet, matematik veya astronomi ilmine dair bilgisi olmadığı halde, bunlar üzerinde söz söylemeye ve yazı yazmaya cesaret edemez. Cesaret edecek olursa, büyük hatalara düşmüş ve kendini çok küçük düşürmüş olur. Artık bu ilimlerden çok daha önemli ve geniş olan, üstelik sorumluluğu daha büyük olan dinî ilimler üzerinde yeterince bilgisi olmayanların, söz söylemeye ve cevap vermeye cesaret göstermeleri nasıl doğru olabilir? Böyle bir cesaret, büyük sorumlulukları gerektirmez mi?

 

Menkıbe

 

Abdullah bin Ömer (r.ah) hazretleri, kesin olarak bilmediği veya tereddütlü ol­duğu meselelerde çekinmeden:

 

“Ben bu meseleyi bilmiyorum,” cevabını verirdi. Çokları onun bu samimi itirafına hayret ederlerdi.

 

Bir defasında, Abdullah bin Ömer'e bir mesele sorulmuş, fetvası is­tenmişti. O,

 

“Ben bu meseleyi bilmiyorum,” Diye karşılık verdi.

 

Sual sahibi, cevap almakta ısrar edince, Abdullah bin Ömer Hz.leri şöyle buyurdu:

 

“Kardeşim, ben, senin hatırın için, bilmediğim bir meselede fetva ve­rip senin vasıtanla cehenneme köprü kuramam.”

 

Bunun benzeri, insanların yapmış oldukları kanun maddelerini bilmeyen kimselerin, bu maddeler konusunda gelişi güzel söz söylemeleri, bunların nelerden ibaret olduğunu ve nasıl uygulanacağını açıklamaya kalkışmaları asla doğru görülmez. O halde Allah’ın kanunu olan yüce dinin yüksek hükümleri hakkında, yeterli bilgi sahibi olmayanların söz söyleyip cevap vermeye kalkışmaları nasıl doğru olabilir? İnsan bunun manevi sorumluluğunu düşünüp titremelidir. Maddi çıkarlar, hiçbir zaman manevi sorumlulukları karşılayamaz.

 

Eğer din konusunda herkes, Müslümanlar tarafından kabul edilen muhterem bir müctehide uymaz da kendi düşüncesine göre söz söyleyecek olursa, hak dinin yüce aslını kaybetmiş ve büyük bir sapıklık içine düşmüş olur. Nitekim böyle karanlık bir durum, geçmiş ümmetlerden birçoğunun başına gelmiştir. Bu sebepten dolayı, Müslümanlar böyle bir sapıklığa düşmemek için, öteden beri bu dört büyük müctehidden birine uymuşlar ve onu yol gösterici kabul etmişlerdir.

 

Bu dört müctehidin büyüklüğü üzerinde ve onların mezheplerinin hak olduğunda, Müslümanların çoğunluğunun birliği vardır. Bu dört mezhepten başkasına uyulmaması konusunda da yine bütün Müslümanların birlik anlaşmaları olmuştur. Çünkü bu dört mezhebi kuran dört müctehidden her biri, Peygamberimiz’in devrine çok yakın bir zamanda yetişmiş, büyük bir ilim ve güzel amellerle vasıflanmışlardı. Üstün bir zekâya sahip olan, eserleri zamanımıza kadar ulaşan ve bütün Müslümanların takdirini kazanan kimseler olmuşlardır. Böylece Müslümanlar arasında fazla ayrılık kapısı kapanmış, tam yetki sahibi olmayanların ictihada kalkışmalarına meydan kalmamıştır.

 

Müslümanlar bu mezhepler sayesinde İslâmî ilimlerde ilerlemiş, ilmî bir disipline kavuşmuş, ümmet sapmaktan ve sapık fırkalardan kurtulmuş ve mezhepler on binlerce ilmî meseleyi hallederek Müslümanları bunlarla uğraşmaktan kurtarmış ve ümmet müsbet ilimlerle ve cihad ile uğraşmaya daha çok vakit bulabilmişti. Mezhepler ilmî bir disiplin sağlamakta, herkesin kendi kafasına göre davranması ve konuşmasını engellemektedir. Bu sebeple din bozulmadan devam etmektedir. Zâhid Kevserî’nin, “Mezhepsizlik dinsizliğe götüren köprüdür.” Sözünden kastettiği de budur. Ayrıca mezhebe bağlılığı gerekli görmeyenlerin iradî veya dolaylı amaçları, Müslümanlar arasında fıkhî tartışmalar başlatmak ve bölmektir. Fıkhî tartışmalar çıkarıp Müslümanların gündemini bu tür meselelerle meşgul edip zaman kaybettirmektir.

 

Müslüman, bir mezhebe bağlılıkla dinî hayatında tutarsızlıklardan kurtulur, nefsinin ve şeytanın tuzaklarına karşı korunur, hem de Allah’ın dinine karşı ciddiyetinde ve samimiyetinde oluşabilecek zedelenme şüphesini ortadan kaldırmış olur. [10] Aksi halde, Müslüman neyin nasıl yapılacağını bilemez, amelleri boşa gider veya sevapsız işler yapar. İtikadı bozulur, iman korunup geliştirilemez. Bid’at ve hurafeler itibar görür. Sünnetler terk edilir, mezhepsizlik başlar. Herkese göre farklı din anlayışı olur. İnsan sık sık şeytanın tuzağına düşer ve küfre açılan kapılar çoğalır.

 

Ramazan el-Bûtî de dört mezhebin önemi ve gerekliliği hususunda, “Evet, bütün İslâm milleti uzun tarihi boyunca İslâm’ı aynıyla yaşatma imkânını en geniş ölçüde veren müctehidlerin bu dört imam (İmâm-ı Âzam, İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel) olduğu üzerinde ittifak edegelmişlerdir.” der ve bu imamların yolunu bırakıp insanları mezhepsizliğe davet etmenin “İslâm dinini tehdit eden en tehlikeli bid’at” olduğunu ilave eder.

 

Mezhep tanımayanları bu tehlikenin kapısına getiren ve müctehidlere tâbi olmaktan meneden en mühim sebeplerden biri de kendi re’y ve düşüncelerini müctehidlerin görüşlerine müsavi, hatta onlardan daha üstün görmeleridir.

 

İmam Şa'rânî (k.s) hazretleri de bu hususta şöyle buyurur: "Müctehidlerin sünnet buyurduklarının hepsiyle amel et ve mekruh dediklerini terket! Onlardan bu hususta delil aramaya kalkma! Çünkü sen, onların dairelerinde mahpussun. Onların makamına varmadıkça doğrudan Kitap ve Sünnet'e ulaşmakta onları geçmen ve hiçbir zaman hükümleri onların aldığı yerden alman mümkün değildir ..."

 

Son dönem Osmanlı âlimlerinden Düzceli Muhammed Zâhid Kevserî Makâlât adlı eserinde "Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür" diye bir bölüm açmış ve müslüman olmasına rağmen mezhepsizliğe saparak mezhepler arasında bir ona bir öbürüne gidip gelen kişinin fesatçı olduğunu ifade etmiş ve bu tür hezeyanların çok tehlikeli olduğunu makalesinin başlığıyla özetlenmiştir.

 

Merhum Zâhid Kevserî, mezhepsizliğin, mezhepleri telfik etmenin, onların kendine kolay gelen yönleri almanın veyahut da mezhepleri bir kenara iterek Kur'an Müslümanlığı veya Hanîf inancı gibi isimlerle mezheplerden uzaklaşan kimselerin sadece dört hak mezhepten uzaklaşmakla kalmayıp bu mezheplerin yegâne dayanakları olan başta Resûlullah Efendimiz'in sünnetinden, ona şahit olan sahabenin yaşantısından ve onları gören selef-tâbiînin yolundan ayrılmış olacaklarını ve dolayısıyla yavaş yavaş dinsizliğin çıkmazına gireceklerini haber vermiştir.

 

Menkıbe

 

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe (r.ah), Halife Mansûr'un huzuruna vardığında zühd ehlinden İsa b. Musa adında bir kimse ile karşılaşmıştı.

 

O, Ebû Hanîfe'yi göstererek, "Bu zat bugün bütün dünyanın yegâne âlimidir." dedi.

 

Bunun üzerine Halife Mansûr, "İlmi kimlerden öğrendiniz?" diye sorunca İmâm-ı Âzam,

 

"Hz. Ömer'den ilim öğrenenler vasıtasıyla Hz. Ömer'den, Hz. Ali ve Abdullah b. Mesud'dan öğrendim." dedi. Bunun üzerine Halife Mansûr, "Sen işi sağlam tutmuşsun." diyerek Ebû Hanîfe'nin ilim kaynaklarının gayet güvenilir ve sağlam olduğunu tasdik etti.

 

Örnek verecek olursak, İmâm-ı Âzam icâzetini Hammâd b. Ebû Süleymân'dan, o İbrahim en-Nehaî'den, o Alkame b. Kays'tan, o da Abdullah b. Mesud'dan almış, böylece fıkhını, tâbiîn ve sahabe yoluyla Hz. Peygamber'e dayandırmıştır. Zâhid Kevserî'nin de dediği gibi, "İslâm'ın erken dönemlerinden bize en yakın dönemlere kadar ulemanın asırlar boyu tam bir inâyetle üzerine eğildiği İslâm fıkhı gibi hiçbir ilim yoktur."

 

Ebü'l-Hasan el-İclî, Irak'ın diğer beldeleri hariç sadece Kûfe'de yetişen 1500 sahabi zikretmiştir ki bu sayıya, bir süre sonra Kûfe'de kalıp dört bir yana ilim neşrettikten sonra başka yerlere gidenler dahil değildir.

 

Bütün bunların çeşitli alanlardaki ilimlerini İbrahim en-nehaî toplamış ve İmâm-ı Âzam (r.ah) ile birlikte tedvin edilmiştir. Bu, "En büyük imam" hakkında kendi mezhebinden bile olmayan Muhammed b. İshak en-Nedîm şöyle demektedir: "Karada denizde, doğuda batıda, uzakta ve yakında ilimlerin hepsi onun tedvinidir."

 

Fıkıh ilmi onun ve arkadaşlarının elinde pişerek olgunlaşmıştır. Onlar bu yolda o kadar gayret göstermişler ki kendilerinden sonrakiler için söylenecek bir söz bırakmamışlardır.

 

Zâhid Kevserî (r.ah) diğer imamların da sahabe mesleğine ne denli riayetkâr olduklarını, ilim talep etmek için onların izlerini nasıl takip ettiklerini kısaca anlattıktan sonra mezhebe ihtiyaç olmadığının çığırtkanlığını yapanlara ağır eleştirilerde bulunmuş ve onların dinin sağlam direklerini yıkmaya çalıştıklarını belirttikten sonra, "Mezhepsizlik dinsizliğe götüren bir köprüden başka bir şey değildir." demiştir.

 

İmâm-ı Rabbânî (k.s) hazretleri 286. mektubunda mezhepsizlik konusuna şöyle değinmektedir: Mevlânâ Emânullah Fakih'e ... Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlarım.

 

Allah Sübhânehû seni doğru olan yola ulaştırsın. Bilmesin ki Ehl-i sünnet vel'-cemâat âlimlerinin Kitap, Sünnet ve selefin eserlerinden çıkardığı sağlam itikat, sâlikin yoldaki en zaruri ihtiyaçlarındandır. Kitap ve Sünnet'i, hak ehlinin yani Ehl-i sünnet ve'l-cemâat âlimlerinin cumhurunun yine Kitap ve Sünnet'ten anladığı manalardan hareketle yorumlamak kaçınılmazdır.

 

Ben yalnızca şunu söylerim: Hak ehli olan Ehl-i sünnet âlimlerin anladığı manalara itibar edilir. Bunun dışında kalan ve bu manalara ters düşen şeylerin bir değeri yoktur. Çünkü o Ehl-i sünnet âlimleri bu manalara sahabenin ve selef-i sâlihinin eserlerini inceleyerek ulaştılar. Yollarını aydınlatan ışığı hidayet yıldızlarından iktibas ettiler. Bu yüzden de ebedî kurtuluş onlara mahsus ve sonsuz felah onların nasibi oldu.

 

Onların hidayet nuru olmasaydı hidayete eremezdik. Doğruyu yanlıştan ayırmasalardı sapıtırdık. Onlar bütün çabalarını dosdoğru dini yüceltmek için harcayanlar ve birçok insanı sırat-ı müstakîme yönlendirenlerdir. Kim onlara tâbi olursa kurtulur, felaha erer; kim de onlara ters düşerse apaçık yoldan sapar ve saptırır.

 

 

Kitap ve Sünnet'in gerektirdiği şekilde inanmak zorunludur. Bunun yanında müctehid imamların Kitap ve Sünnet'ten çıkardığı hükümlerin gereğince amel edilmelidir. Müctehid imamlar Kitap ve Sünnet'ten helâl, haram, farz, vâcip, sünnet, müstehap, mekruh, şüpheli ve benzer hükümler çıkarmışlardır. Bu hükümleri bilmek de zorunludur. Taklit derecesinde bulunan kimselerin, Kur'an ve Sünnet'ten müctehidin görüşüne ters hükümler alması ve o hükümlere göre amel etmesi câiz değildir.

 

Amel ederken, taklit ettiği ve tâbi olduğu müctehidin mezhebindeki muhtar (en öncelikli) görüşü seçmelidir. Bid'attan kaçınmalı, azimetle amel etmelidir. Mümkün olursa, bütün müctehidlerin görüşlerini dikkate alarak amel etmeli; böylece yaptığı iş bütün müctehidlere göre geçerli olur.

 

Söz gelimi İmam Şâfiî niyeti abdestte şart koşmuştur. O halde mutlaka uyulmalıdır. Aynı şekilde kadına ve cinsel organa dokunmakla abdestin bozulacağını söylemiştir. O halde bunlardan birine dokunulması durumunda abdest yenilenmelidir. Müctehidler arasında görüş ayrılığı bulunan diğer tüm hükümlere bu şekilde yaklaşmalıdır.

 

Buraya kadar hak bir amelî mezhebe bağlanmanın öneminden bahsettik. Burada hak itikadî mezheplerden birine bağlanmanın önemini hatırlatmakta da yarar var. Eş'arîlik ve Mâtürîdîlik Ehl-i sünnet ve'l-cemâat'in hak itikadî mezhepleridir. Bu mezheplerin aynı ilmihal kitapları gibi halk için yazılmış akaid risaleleri vardır. Her müslümanın mutlaka bu risaleleri ehil bir hocadan ders olarak okuması gerekir. Akaiddeki bozukluk ameldeki bozuklukla kıyaslanmaz. İmam-ı Rabbânî hazretleri [kuddise sırrıhû] her müslümanın ilk vasifesinin akaid ilmini öğrenmek, itikadını düzeltmek olduğunu sık sık belirtmiş ve bu mesele üzerinde ısrarla durmuştur.

 

Allah Teâlâ, Hud Suresi 118’inci ayette bütün insanların aynı görüş ve çizgide toplanmayacağını belirtiyor ve ihtilafa düşenleri iki gruba ayırıyor. Birisi Allah’ın rahmetiyle desteklenip azaptan kurtulanlar, diğeri de haksız ihtilafları yüzünden cehennemi dolduranlar...

 

İşte bütün mesele, her durumda Allah’ın rahmetine ulaşan gruptan olmaktır. Anlaşılan, kâfirler de müminler de kıyamete kadar fikir ayrılığı ve ihtilaf imtihanı içinde olacaktır. Hz. Rasulullah [sallallahu aleyhi vesellem] Efendimiz, ümmetinin kıtlık çekmemesi ve ihtilafa düşmemesi için Allah Teâlâ’ya dua ettiğinde Yüce Rabbimiz: “Ey Muhammed, diğer isteklerin kabul edildi. Fakat ihtilaf konusunda kesin hükmümüz verilmiştir; senin ümmetin de ihtilafa düşmekten kurtulamayacaktır” [11] buyuruyor.

 

Allah Rasülü, [sallallahu aleyhi vesellem] ümmetinin her devirde içine düşeceği bu ihtilaflardan selametle nasıl çıkılacağını şöyle belirtir: “Size iki şey bırakıyorum ki, onlara sarıldığınız sürece asla hak yoldan sapmazsınız. Onlar, Allah’ın Kitabı ve benim sünnetimdir.” [12]

 

Farklılığın Rahmet Olması

 

Yine bazı kimseler, “Dinimiz tek olduğu halde mezheplerimiz neden birden fazla? Allah Teâlâ birlik içinde olmamızı emrettiği halde niçin hepimiz bir çizgide gidemiyoruz? Bu farklılık ve ayrılık neyin sonucu? Biz, Allah’ın birlik olun, emrinin aksine bölünüp parçalanmış olmuyor muyuz?” diyerek ve mezhepler arasındaki farklılıkları göstererek mezheplerin ayrılık meydana getirdiğini söylemekteler.

 

Bir kere, dinî anlayış ve yaşayışıyla ilgili ihtilaf ve ayrılığın iki şekli bulunuyor:

 

Birincisi, ihtilafın “bir şeyin zıddını savunmak ve karşı tavır koymak” anlamının, dine karşı tezahür etmesi. Hak dine muhalif olmak, dinin bildirdiği kesin hakikatlerle ihtilaf halinde bulunmak küfür ve bozgunculuktur. Ayrıca, Allah Teâlâ’nın hükümlerine ters düşen, dinin hiçbir deliliyle uyuşmayan, haramı helâl, helâli haram yapan, kısaca insanı hak yoldan uzaklaştıran bütün görüşler, söz ve davranışlar da sonu azap olan muhalefettir.

 

Diğer taraftan kendisini Müslüman addedip, Kur’an’ı kendi keyfine göre yorumlayan, temel ölçüleri hiçe sayan ve baştan sona bozuk bir anlayışla ortaya çıkan kimseler de bu inat ve düşmanlığa dayalı muhalefeti desteklerler. Bu tür ihtilaf, dünyada fitneyi alevlendirmekten başka bir işe yaramaz ve ilâhî azaba sebeptir.

 

İhtilafın yazımıza konusu olan ikinci manası ise bir meselenin farklı bir yönünü bulmak, başka bir yoldan sonuca varmak, var olanın yanı sıra bir başkasını ortaya koymak ve bunu savunmaktır. İşte dinî anlayış ve yaşantıda bu tür ihtilaf genişlik, zenginlik ve rahmettir.

 

Ashâb-ı kirâmın, müctehid imamların, müfessirlerin, hadis âlimlerinin, Kur’an ve Sünnet ışığında vardıkları değişik sonuçlar ve yeni usuller, işte bu türden ihtilaflar kapsamındadır ve haktır. Bunlar, mubah olan ve hatta faydası bulunan ihtilafa girer. Aslında buna ihtilaf yerine, farklı ictihad demek daha uygundur.

 

İlk devir müctehidlerinden Süfyân-ı Sevrî (r.ah), “Şu konuda âlimler ihtilaf etti demeyiniz. Bunun yerine, ‘Âlimler bu şekilde ümmete genişlik sağladılar.’ deyiniz.” sözüyle bunu anlatır.

 

Hak dinin birtakım hükümlerinde farklı görüşlerin bulunması, o dinin esasında ihtilaf olduğunu göstermez. Bu, aynı hedefe giden farklı yolların kullanılmasından başka bir şey değildir. Her bir ictihad aynı elin parmakları şeklinde de düşünülebilir.

 

İşte bütün hak mezheplerin yaptığı iş budur. Bu iş ana yoldan ayrılmak değil, onu aydınlatmaktır. Fitne değil, faydadır. Azap değil, rahmettir. Hak yolu daraltmak değil, açmaktır. Ve zorlaştırmak hiç değil, aksine kolaylaştırmaktır.

 

Ashâb-ı kirâmdan sonraki neslin büyüklerinden Halife Ömer b. Abdulaziz (r.ah) fıkhî konulardaki ihtilafın ümmete nasıl rahmet olduğunu şöyle ifade eder:

 

“Ashâb-ı kirâm, fıkhî konularda iyi ki ihtilaf etmişler. Bu beni çok sevindiriyor. Eğer onlar her konuda tek bir hüküm söylemiş olsalardı, sonra gelen insanlar dinde büyük bir sıkıntıya düşerlerdi. Hiç şüphesiz ashap, din konusunda kendilerine uyulacak imamlardır. Bir kimse onlardan hangisinin sözünü alıp uygulasa, bir sünnete uymuş olur. Çünkü onların din hakkında söyledikleri Kur’an ve Sünnet’ten başka bir şeye dayanmaz. Böylece onların hangisinin görüşüne uyulsa, bir sünnet ile amel edilmiş olur. Bu da insanlara din işinde genişlik sağlar.” [13]

 

Sonuç olarak, sonuçta din İslâm’dır. Ve İslâm, Âlemlerin Rabbi’nin himayesindedir. Yani dinin koruyucusu, bizatihi onu gönderendir. O, dinini korumada hakiki âlimleri vesile kıldı. Dinin sahibi, bin dört yüz sene onu nasıl koruduysa, kıyamete kadar öyle koruyacak. Ne ‘mezhepler dinin yerini aldı’ diyen mezhep karşıtları endişelenmeli, ne de mezheplerine saldırılan saf gönüllü müminler...

 

Din kıyamete kadar baki. Ve biz, onu yaşadığımız kadar bahtiyar olacağız...

 

Bizim vazifemiz, bin dörtyüz yıllık yolumuzu, usulümüzü değiştirmeye, bizi başka mecralara itmeye çalışanların sözlerine kulaklarımızı kapamak. Kendimiz için olduğu gibi, onların ıslahı için de dua etmek. Çünkü biliyoruz ki, kendini Âlemlerin Rabbi’nin yoluna adamış âlimlerimiz ve mürşidlerimizi reddederek kazançlı çıkan olmadı.

 

Eskiden evlere asılan bir levhada şu söz yazardı: “Edeb ya hû...” Edeb; herkes için, hepimiz için edeb... Mümine daha çok yakışan başka bir hal var mı? [14]

 

Allah Teâlâ, sadatların himmet ve bereketiyle, bizleri Ehlisünnet yolunun itikadi ve ameli mezheb ve güzel meşreblerinden ayırmasın inşallah. Âmin.



[1] Hicr 15/9

[2] Beyhakî, el-Medhal, s. 237

[3] Tirmizî, İmân, 18; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 8/268, 273; 18/70; a.mlf., el-Mu’cemü’l-Evsat, nr. 4886, 7840

[4] Tirmizî 2676; Ebû Dâvûd 4603; İbn Mâce 42; Müsned, IV, 126, 127; El-Akidetü’t-Tahavviye Şerhi

[5] Evliyalar Ansiklopedisi

[6] Fahreddin Atar, Fıkıh Usulü, İstanbul: İFAV, 2008, s. 395

[7] Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1/271  

[8] S. Muhammed Raşid (k.s), Gül Nesil 63 Yıl

[9] Dârimî, Mukaddime, 20

[10] Mehmet Işık, “İctihad Farklılıkları ve Mezhepler”, Semerkand, Temmuz 2006.)

[11] Müslim, Ebu Davud, Tirmizî

[12] Hakim, Beyhakî

[13] Hatîb el-Bağdâdî, el-Fakih ve’l-Mütefakkih (nşr. İsmail el-Ensârî), Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-âlimiyye, 1980, 2/59; makale için bk. Mehmet Emin Gül, “Rahmet Olan İhtilaf”, Semerkand, Temmuz 2000.

[14] Bu metin bilhassa Hüseyin Okur’un Yolumuz Dört Hak Mezheb adlı eserinden özetlenerek hazırlanmıştır.

Alıntı: kalpehli.com



YOLUMUZ DÖRT HAK MEZHEP

Bu sayfa 16634 defa görüntülenmiştir.

BİLGİ

Sapık fırkaların ve ehli sünnet dışı olan mezheplerin yanında ehli sünnete aykırı görüşleri olan kişileri delilleri ile bu site göreceksiniz inşaAllahu Teala.

Diğer yanda... Şiiler; Bidat, küfür ve şirk ehli olarak üçe ayrılır... Sitemizde hepsinden örnekleri bulabilirsiniz. Biz değerlerimizi çarpıtmaya çalışan ve hakaret edenlere karşıyız.. www.irangercegi.com Hizmetinizde..

Sizde bize bilgi göndererek destek olabilirsiniz..

Ve MinAllahi Tevfik.

İslam Alimleri Şiiler Hakkında Neler Dediler..

REFORMİSTLER

www.kitapyurdu.com'dan satın al

www.kitapyurdu.com'dan satın al

www.kitapyurdu.com'dan satın al

ANKET

Web sitemizi faydalı buluyor musunuz?




Tüm Anketler

(c) 2014 - 2016 Bu web sitemizle biz kesinlikle bir inanca ve kişilere saldırı yapmıyoruz. Bu tamamen inandığımız değerlere, inanca saldıran bir zihniyeti deşifre ve bilgilendirme amacıyla, kaynak ve yorumlara dayalı özgür ifadenin savunulduğu bir web sitesidir. Olmamasını düşündüğünüz sayfa ve nedenlerini bize göndermeniz halinde, değerlendirip gerekli işlemi yapacağımızıda buradan bildiririz. Kaynak göstermek şartıyla alıntılar yapılabilinir! Reddiyeler.com - Ehli sünnet itikadı üzerine yazılan faydalı yazılar..
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi